Avcılar Escort Youtube Mp3 Youtube Mp3 Youtube Mp3Youtube Mp3 Youtube Mp3

MAHMUD SAMİ RAMAZANOĞLU (K.S.) KİMDİR?

  • 16 Şubat 2020
  • 36 kez görüntülendi.
MAHMUD SAMİ RAMAZANOĞLU (K.S.) KİMDİR?

Sami Efendi ne zaman ve nerede dünyaya geldi? Sami Efendi nasıl bir eğitim aldı? Sami Efendi icazetnamesini kimden aldı? Sami Efendi nasıl bir hayat yaşadı? Sami Efendi’nin ahlakı, tevazuu, infakı, irşad hayatı, misafirperverliği, yemek adabı, kurban kesme edebi, mahlukata bakışı nasıldı? Sami Efendi ne zaman ve nerede vefat etti? Sami Efendi’nin kabri nerede? İşte bütün ayrıntılarıyla Altın Silsile’nin 33’üncü halkası Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin hayatı…

Mahmud Sâmi Efendi, 1892 yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Şecereleri Ramazan Oğulları’ndan Nûreddin Şehîd yoluyla Hâlid bin Velîd Hazretlerine dayanır. Babası Müctebâ Efendi’dir.

Şöyle bir menkıbe nakledilir:

Bir gün Hazret-i Hızır (a.s.), evlerinin kapısına gelerek, hizmetçi kadın vâsıtasıyla muhtereme vâlideyi (Sâmi Efendi’nin annesini) kapıya çağırır. Her ne kadar vâlide hanım;

“–Kızım, ne isterse ver!” tembihinde bulunsa da ziyaretçi;

“–Hayır muhakkak kendisi ile görüşmem lâzım!” diye ısrar edince, mecbûren kapının arkasına gizlenerek:

“–Buyurun!” der. Hazret-i Hızır (a.s.):

“–Kızım, hâmile olduğunu biliyor musun? Senin vâsıtanla büyük bir insan dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben bulunacak, uzun müddet İslâm’a hizmet edecek. Bu müddet zarfında haram ve helâle dikkatli ol ve ismini de «Mahmud Sâmi» koy!” müjdesini verir ve teberrüken bir gömlek ister. Gömlek getirilinceye kadar ortadan kaybolur.

Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri ilk ve orta mektep tahsilini memleketi Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Dâru’l-Fünûn (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Çok başarılı bir talebe idi. Yüzündeki melâhat ve güzellik, davranışlarındaki nezâket ve edep, derslerindeki üstün başarısı ile hocalarının takdirlerine mazhar olmuştu…

Tahsili devam ederken Sarıyer’de ikâmet ettiği ev, bir sel baskınına uğramış ve daha talebe olan Sâmi Efendi’nin kitaplarından bir kısmı selde zâyî olup gitmişti. Gençliğinden itibâren her şeye ibret ve hikmet nazarıyla bakan Sâmi Efendi Hazretleri bu hâdiseyi de farklı okumuş, bunu ilâhî bir îkaz olarak kabûl edip; “Gâlibâ bu meslekten nasîbimiz olmayacak!..” diye yorumlamıştı. Gerçekten de üniversiteyi “pekiyi” derece ile bitiren Sâmi Efendi Hazretleri, kul hakkı endişesiyle, geçimini hukuk alanından değil, bir ticarethânenin muhâsebesini tutarak temin etmiştir.

Yüksek tahsilini tamamlayıp, memleketi Adana’ya dönmek arzusunda olan Sâmi Efendi Hazretleri, Bayezid meydanında bir Allah dostuyla karşılaşır. Bu zât Sâmi Efendi’ye, nereli olduğunu, İstanbul’da ne ile meşgul olduğunu sorar. Hazret, yüksek tahsilini tamamladığını ifâde ederek durumunu arz eder. Bu Allah dostu ona:

“–Sizi yeni bir tahsile başlatmama müsâade eder misiniz?” der ve onu Koca Mustafa Paşa semtinde bulunan Kelâmî Dergâhı’na götürür. Yolda sohbet ederken o Allah dostu, Sâmi Efendi’ye der ki:

“–Evlâdım! Senin bu zâhirî tahsilin kâfî değil! Sana, kişiyi iki cihan saâdetine götürecek esas tahsili tavsiye edeyim. Bu yeni başlayacağınız irfan mektebinin ilk dersi kimseyi İncitmemek’tir; son dersi de aslâ İncinmemek… Yani Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanarak -ne hâl olursa olsun- hiç kimseye kırılmamak! Affedebilme olgunluğunun zirvesine erebilmek…”

Dergâhın mürşidi olan, zamanın Meclis-i Meşâyıh Reisi Es‘ad Efendi Hazretleri, genç Sâmi Efendi ile yakînen ilgilenir:

“–Evlâdım! Hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak icâb eder. En mühim uzvumuz kalp’tir… Bu sebeple, zâhirî nâfile ibadetlerden önce kalbimizi ihyâya başlayacağız. Kalp zikrine ehemmiyet vereceğiz!” der ve Sâmi Efendi için yeni bir hayat başlar.

Artık Sâmi Efendi, dergâhın genç bir hizmet eridir. Bahçe tanzimi, ayakkabıların tertibi, gelen ziyaretçilerin sıraya konulması, onlara yapılan ikramlar, Pîr Hazretlerine gelen mektuplara cevaplar, hep bu genç mürîdin uhdesindedir. Dergâhta bulunan kadîm müridler bile ona hayran olurlar. Zira o çok az uyur, akşamları yatakları serer, herkesle beraber yatağına girer, insanlar uyuduktan sonra sessizce kalkar, yeniden abdest alır, seccâdesi üzerinde uzun müddet tesbih, tehlil, zikrullah ve tefekkürle meşgul olurdu. İmsaktan evvel, bahçeden odun getirip kazanı yakar; gusül ihtiyacı olanlar için sıcak suyun hazır olduğunu haber verirdi.[1]

Dergâhtaki bu umûmî hizmetlerin yanında, daha husûsî hizmetler gerektiğinde de, yine genç Sâmi Efendi ilk koşanlardan olurdu. Yaşlı müridler, hasta ihvan, hep Sâmi Efendi’nin candan hizmetleriyle perverde oluyorlardı. Es‘ad Efendi’nin müridleri arasında, mânevî derecesi çok ilerilerde olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi de bulunmakta idi. Hayli yaşlanmış olan müftü efendi hastalanmış, bakımı da çok güç hâle gelmişti. Dergâhta bu yaşlı zâtın memleketine, evlâtlarının yanına gönderilmesi istenince Sâmi Efendi Hazretleri:

“–Müsâade edilirse bu mübârek zâtın bakım ve hizmetini yapmak isterim!” dedi ve bu hizmeti de büyük bir edep ve hassâsiyetle îfâ etti.

Bu hâlis niyet ve nâzik hizmetin karşılığı olarak da müftü efendinin şu duâsına mazhar oldu:

“Allâh’ım! Bu yaşıma kadar bu kuluna ikram ettiğin mânevî lûtuf ve ikramların hepsini aynen bu genç evlâdımıza da ikram eyle…”[2]

“BİZİM TARÎKIMIZ SOHBET İLEDİR”
Sâmi Efendi Hazretleri dergâhta îfâ ettiği samimî hizmetler ve tasavvuf yolunda gösterdiği ciddî gayretler neticesinde nâil olduğu mânevî kemâlât ile de mürşidinin gözde bir talebesi oldu. Öyle ki memleketi Adana’ya gittiğinde, mürşid-i kâmili Es‘ad Efendi Hazretleri, onun gecikmeden İstanbul’a dönmesini arzu etti. Bu arzusunu da buram buram muhabbet ve hasret kokan şu mektupla kendisine bildirdi:

“Muhterem evlâdım!

Arzu ve iştiyâkım sabır ve tahammül çemberini çok fazla zorlamakta olduğundan, kışın şiddetine mukâvemet edemeyen bu ihtiyar pederinizi o güzel sîmânız ile bahtiyar ederseniz çok memnun olurum…

Şâh-ı Nakşibend Efendimiz Hazretlerinin; «Bizim tarîkımız sohbet iledir.» şeklindeki hikmetli sözünü şüphesiz duymuşsunuzdur. Ömrünüzün baharının ter ü tâzeliği ihtiyarlık hazânı ile târumâr olmadan, yüce tarîkatin füyûzât çiçekleriyle rûhunuzu ve kalbinizi kokulayıp güzelleştirmek, bendenizin biricik arzu ve emelidir. Allah sizi muvaffak eylesin…”[3]

Üstâdının bu nâzik dâveti üzerine İstanbul’a dönen Sâmi Efendi Hazretleri, sonraki zamanlarda da günlerini kâh Adana’da pederi Müctebâ Efendi’nin yanında, kâh Kelâmî Dergâhı’nda kendisini ikmâl etmekle geçirdi.

MAHMUT SAMİ RAMAZANOĞLU HAZRETLERİNİN İCAZETNAMESİ
Sâmi Efendi Hazretlerinin dergâhta kısa zamanda ulaştığı muvaffakıyeti yakînen takip eden Es‘ad Efendi Hazretleri, ona bir icâzetnâme takdim ederek hilâfet verdi. Es‘ad Efendi Hazretleri, bu icâzetnâmeyle, aynı zamanda Sâmi Efendi Hazretlerini târif etmektedir. İşte mürşidinin gözüyle Sâmi Efendi Hazretleri:

“Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm. el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Emmâ ba‘d:

İhvân-ı dîn ve erbâb-ı sıdk u yakîne arz ve ifâde olunur ki:

Hâmil-i varak-pâre-i dervişânemiz Sâmi Efendi veled-i mânevîmiz, eyyâm-ı şebâbını şerîat-i mutahharanın dâire-i necât-bâhiresinde geçirmiş ve Tarîkat-i Aliyye-i Nakşbendiyye’ye hizmet ve o yolda sarf-ı mesâî ve ibrâz-ı ciddiyette bulunmuş olmakla beraber, usûl ve kavâid-i mer’iyyeye tevfîkan ve hazarât-ı hâcegânın muâmelâtına tatbîkan, evvelâ letâif-i hamse-i âlem-i emri tasfiye ve sâniyen letâif-i hamse-i âlem-i halkı tezkiyeye gayretle hamden lillâhi Teâlâ âsâr-ı muvaffakıyet nâsiye-i hâlinde zâhir ve inâyet-i Samedâniyye letâif-i aşeresinde bâhir olarak usûlüne vusûl için mahsûl-i mârifeti olan arzusunu sâdık, şecere-i tevhîdin semeresini iktitâf için mürğ-ı himmetini âlî ve fâik görmüş olduğum gibi bir zaman dahî nefy ü isbât ve murâkabât gibi zât u sıfâtını tezyîn etmekte bulunduğunu gördüm.

Binâenaleyh zülâl-i saâdetten tâlib-i reşahât ve vâdî-i selâmetten râğıb-ı nefehât olan, yani Tarîkat-i Aliyye-i Nakşbendiyye’ye temessük ve intisâb arzusunda bulunan ihvân-ı dîne de tâlîm-i âyîn-i tarîkat için kendilerini me’zûn eyledim.

Kāle Tebâreke ve Teâlâ: “اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا” Cenâb-ı Hak ve Hâdi-i Mutlak -celle celâlüh- Hazretleri’nden istirhâm ederim ki: Şerîat-ı mutahhara ve tarîkat-i münevverenin icrâ-yı ahkâmındaki şevk ve şetâretini bir kat daha tezyîd ve ol vechile birtakım ricâl-i muvahhidîni kāl ve hâlinden müstefid buyursun! Âmîn!

“رِجَالٌ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ” âyet-i celîlesinin ahkâmına vâkıf olan ihvân-ı kirâma arz edebilirim ki, tasfiye-i bâtın ve tezkiye-i nefse tâlib olanlar ve daha doğrusu silsile-i celîle-i Nakşbendiyye’den ahz-i füyûzâta râğıb bulunanlar, mûmâ ileyhin musâhabesine devam ve beyân eyleyeceği âdâbın riâyetine ihtimam sâyesinde nâil-i merâm olacakları şüphesizdir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ